Bölüm 1 — Fener ve Yol
Gün 1 — Avcı
Orion'un kemerinde üç yıldız vardı, ama cebinde yalnızca bir fener.
Kemer sıkı dururdu, hiç gevşemezdi. Üç yıldızı da aynı hizada, üçü de dimdik, üçü de gururlu. Kimse onları bir arada tutmuyordu; kendileri duruyordu. Öyle yerleşmişlerdi ki, gökte hangi yıldıza baksan, bir süre sonra gözün ister istemez onlara dönerdi. Orion bunu bilirdi. Ama kendisiyle övünmezdi, çünkü bir şeyin iyi durmasıyla, o şeyin senin olması aynı değildi.
Fener ise sönüktü.
Camının içinde küçücük, turuncu bir kıvılcım dururdu; o kadar. Kıvılcım öyle ufaktı ki, bir kere bakınca "yanmıyor" derdin, iki kere bakınca "belki" derdin. Üçüncü kere bakmaya dayanamazdın, çünkü umut etmek yorucudur.
Fenerin camı çizikti. Kenarında, kim bilir kaç yıllık, bir çatlak vardı; parmağını sürtsen tırnağına takılırdı. Orion o çatlağı severdi. Çünkü kusurlu şeyler, insana kendi kusurunu hatırlatır ve insanı yalnız bırakmaz. Gökteki bütün kusursuz yıldızların arasında, bir tek bu çizik fener, ona kendi gibi gelirdi.
Orion her akşam onu çıkarır, avucuna alır, üfler, silerdi. Bazen sönerdi. Bazen hiç yanmazdı. Ama o yine de ertesi akşam çıkarır, yine üfler, yine siler ve aynı şeyi söylerdi:
"Yarın. Yarın yanarsın."
Bu cümleyi o kadar çok söylemişti ki, artık fenerin değil, kendi kendinin cesareti olmuştu.
Gökyüzünde herkesin bir işi vardı.
Kuzeydeki Büyük Ayı çocuklarını doyuruyordu; kuyruğu hep bir yana sallanıyordu, çünkü bir yavru bir yana çekiştirirken, öteki öbür yana asılıyordu. Doğudaki Kartal kanatlarını germiş, hiç çırpmadan süzülüyordu; öyle dururdu ki, uçtuğunu bile fark etmezdiniz, ta ki gözden kaybolana kadar. Kuğu göğün ortasında sessizce akıyordu. Kimi takımyıldızlar birbirine sokulmuş uyuyordu, kimi tek başına dimdik duruyordu, kimi de bir yerde kaybolmuş gibi yolunun kenarını arıyordu.
Hepsinin bir yıldızı vardı. Hem de nasıl yıldızlar; öyle parlaktılar ki, uzaktan bakınca gökyüzü bir şenlik gibi görünürdü. Kimi bir meşale yakmış gibi, kimi bir pencere açmış gibi, kimi de birinin arkasından el sallıyor gibi.
Orion'un da bir yıldızı vardı. Omzunda dururdu.
Ama ötekiler gibi bağırmazdı. Kısık bir sesle konuşur, çoğu zaman hiç konuşmazdı. Orion elini omzuna götürdüğünde orada olduğunu hissederdi; sıcak, ama sönük. Bir elin içinde duran bir taş gibi; orada olduğunu bilirsin, ama ısıtmaz.
Bazen, çok yorgun olduğu akşamlarda, omzundaki yıldıza konuşurdu. Kimse duymazdı. Fener cebinde tık tık atarken, o da fısıldardı:
"Seni görüyorum. Sönük olsan da görüyorum."
Yıldız cevap vermezdi. Ama vermediği her cevap, bir şey söylerdi. Bazen insan, kendisine cevap vermeyen bir şeye bağlanır; çünkü o suskunluk, kendisini dinleyen bir kulak değil, kendisini anlayan bir göğüstür.
Bir akşam kemerindeki üç yıldıza baktı. Üçü de ona bakıyordu, hiçbir şey söylemeden.
"Siz iyi duruyorsunuz," dedi Orion. "Sizden memnunum. Ama benim yıldızım neden böyle?"
Yıldızlar cevap vermedi. Yıldızlar böyle sorulara zaten cevap vermez. Onlar yalnızca dururlar; durmak onların işidir. Sorular ise, onları soranın sırtına yük olur.
"Kimseye sormasam, kimse bana söylemeyecek," dedi Orion.
Cebine feneri koydu. Boş cebine bir de soru koydu. Kendi sorusunu: Benim yıldızım neden bu kadar sönük?
Sonra yola çıktı.
Gökyüzü soğuktu ama ayaz değildi. Bir çeşit sessizlikti bu; insanın üstüne yorgan gibi örtülen cinsten. Rüzgâr yoktu, ama bir şey vardı; sanki bütün gökyüzü, uzaktan uzağa nefes alıp veren kocaman bir hayvan gibi kıpırdanıyordu.
Orion toprakta değil, yıldızların arasında yürüdü. Her adımında ayağının altında ufacık bir ışık topu oluşur, bir an parlar, sonra sönerdi. Bunu kimse ona öğretmemişti. Kendi bulmuştu. Yürümek böyle bir şeydi işte; yolu yürürken öğreniyorsun.
Yürüdü. Yürüdü. Ve yürürken bir şey fark etti: gökyüzünde bazı şeyler önceden bellidir. Nerede bir boşluk varsa, oraya gün gelir bir yıldız doğar. Nerede bir yol varsa, onu mutlaka biri yürür. Nerede bir soru varsa, onun bir cevabı, hem de hiç ummadığın bir yerde, hazır beklemektedir.
Yolda birkaç takımyıldıza daha rastladı, ama hiçbiriyle konuşmadı. Uzaktan bakıp geçti. Çünkü o akşam içinde bir şey vardı; soru, insanı kalabalığa değil, yola iter.
Bir keresinde, ta uzakta, yıldızlarıyla oynayan küçük bir takımyıldız gördü. Adını bilmiyordu. Kadın mı erkek mi, büyük mü küçük mü, hiç anlamadı. Ama o takımyıldız, ellerindeki yıldızları bir bir havaya bırakıyor, sonra tekrar topluyordu. Öyle bir oyun; kimseye bir şey öğretmiyor, kimseye bir şey kanıtlamıyordu. Sadece yapıyordu. Orion o an, içinden bir şey geçtiğini hissetti: belki de parlamak, bir işe yaramak demek değildi. Belki sadece olmak da yeterdi. Ama bunu henüz bilmiyordu; yalnızca hissetti. Hissetmek, bilmenin ilk adımıdır.
Orion da yürüdü.
Omzundaki yıldız sönüktü. Cebindeki fener sönüktü. Ama ayakları, arkasında ışık topları bırakarak, hiç durmadan yürüdü. Ve gökyüzünde yürüyen bir çocuğu, çok geçmeden, bir şey bekliyordu.
Gün 2 — Büyük Köpek
Sabaha yakın — gökyüzünde sabah diye bir şey yoktu, ama bu saatlerin mutlaka bir adı vardı — Orion bir köpeğe rastladı.
Köpek kocamandı. Boyu Orion'un iki katı, göğsü bir dağ gibi, patileri birer kütük. Ama oturmuştu. Kocaman köpekler bazen böyle oturur; hiçbir şey yapmaz, kımıldamaz, sadece beklerler. Sanki bütün dünya geçip gidene kadar orada oturmaya söz vermişlerdir.
Orion bir adım attı. Köpek kıpırdamadı.
İki adım attı. Köpek yine kıpırdamadı. Sadece başını çevirdi ve Orion'a baktı. Gözleri sakin mi sakin. Öyle sakin ki, insan bir an korkmayı unutur.
"Merhaba," dedi Orion.
"Merhaba," dedi köpek. Sesi yumuşacıktı, o kocaman boya hiç yakışmıyordu; bir kuzu sesi gibiydi.
Orion bir an durdu. Bu sesi beklemiyordu. Kocaman bir köpekten çıkan bu ses, beklenmedik bir sıcaklıktı; karlı bir günde avucuna konan bir kuş gibi.
"Sen kimsin?" diye sordu.
"Sirius," dedi köpek. "Büyük Köpek derler bize. Bana da En Parlak derler."
Orion bir adım daha attı, iyice yaklaştı. Ve gerçekten de köpeğin göğsünde bir yıldız yanıyordu. Öyle bir yanıyordu ki, Orion gözlerini kısmak zorunda kaldı. Bütün göğün en parlak yıldızı buydu. Öteki yıldızların hepsi, istese de istemese de, ona doğru dönerdi. Gecenin en karanlık yerinde bile, o yıldız uzaktan görülürdü; insanlar ellerini uzatsalar, sanki tutabilirlermiş gibi gelirdi.
Orion cebinden fenerini çıkardı. Sönük fenerine baktı. Sonra köpeğin göğsündeki yıldıza baktı. İkisi yan yana hiç yakışmıyordu. Biri göğü aydınlatıyordu, öteki bir avuç karanlıktı.
"Benimki sönük," dedi Orion. Utandığını fark etti, ama söylememek daha kötü olurdu.
Sirius başını yana eğdi. Hiçbir şey söylemedi. Koca kafasını uzattı, feneri kokladı. Bir an durdu. Sonra koca dilini çıkardı, feneri bir kez yaladı.
Sönük kıvılcım tiriledi. Sönmedi.
"Sönük değil," dedi Sirius. "Sadece henüz yanmayı öğrenmemiş."
Orion şaşırdı. Kimse ona böyle bir şey söylememişti. Kimse fenerine dokunmamıştı bile. Herkes ona "boş" derdi, "işe yaramaz" derdi. Sirius ise "henüz" demişti. Yalnızca bu tek kelime, cümlenin içine bir kapı açmıştı. Kapıdan bir şey süzüldü: umut.
"Sen çok parlaksın," dedi Orion. "Ama hiç övünmüyorsun. Neden?"
Sirius omuz silkti. Bir köpek omuz silktiğinde bunu bütün vücuduyla yapar; tüyleri bir dalga gibi kabarır, sonra yine yerine oturur.
"Parlak olmakla ne yapayım?" dedi. "Parlaklık bana sorulmadan verildi. Ben onu seçmedim. İnsanın seçmediği bir şeyle övünmesi, yağmurun yağdığı için övünmesine benzer."
Orion bu cevabı cebine koydu. Sonra usulca sordu:
"Peki sen neden hep buradasın? Neden hiç gitmiyorsun?"
Sirius göğün kenarına baktı. Orada, çok uzakta, bir şeyler kıpırdanıyordu; başka yıldızlar, başka yollar.
"Benim işim beklemek," dedi. "Birinin gelmesini bekliyorum. Beklediğim şey ne olacak diye sorma; bilmiyorum. Ama her sabah oturup bekliyorum. Ve bugün, biliyor musun, işe yaradı. İşte geldin."
Orion o gün göğün kenarına oturdu, Sirius da yanına. Kocaman köpek, küçük çocuğun yanında bir duvar gibi durdu. Orion sırtını ona dayadı. Sıcacıktı. Günün bütün yorgunluğu, o sıcaklığın içinde eridi gitti.
Bir süre hiç konuşmadılar. Sessizlik de bir konuşmadır; iki kişi arasında kurulan, sözsüz, sağlam bir köprü.
"Ama yolum uzun," dedi Orion sonra. "Benim 88 gün sürecek. Belki daha da uzun. Sen gelir misin?"
Sirius güldü. Köpeğin gülüşü, kuyruğunun ucundan başlayıp bütün göğe yayılan bir titremeydi; sanki gökyüzü bir an yerinden oynadı da yine oturdu.
"Ben zaten gelmişim," dedi.
Orion başını kaldırıp ona baktı. "Yani?"
"Yani," dedi Sirius, "ben hep buradaydım. Sen yalnızca şimdi gördün."
Orion o akşam ilk kez, yolculuğun yalnız yürünen bir şey olmadığını düşündü. Bazen birisi, sen daha onu fark etmeden yanına gelip oturmuş olurdu. Ve o, orada oturuyorsa, senin yalnız olmadığını bilmen içindi.
Gün 3 — Küçük Köpek
Ertesi gün yola çıktıklarında, arkalarında bir tıkırtı duydular.
Orion döndü. Sirius döndü. Ama arkalarında, gözle görünürde, hiç kimse yoktu.
Yürüdüler. Tıkırtı yine geldi. Pati sesi gibi, ama daha ufak. Fısıltı gibi, ama daha somut. Bir kere "acaba rüzgâr mı" dedi Orion; ama rüzgâr yoktu.
Orion üçüncü kez döndüğünde onu gördü.
Bir köpek daha vardı. Bunun boyu Orion kadardı; Sirius'un yanında minicik kalıyordu. Ama gözleri faltaşı gibi açıktı ve her şeyi görüyordu. Bir yaprağın kıpırtısını, uzakta bir yıldızın sönüşünü, Orion'un cebindeki fenerin kapağının biraz aralık kaldığını.
"Sen de kimsin?" dedi Orion.
"Procyon," dedi köpek. "Küçük Köpek derler."
Sirius kuyruğunu salladı. Belli ki onu tanıyordu. Tanıdığı biri gelince kuyruk kendi kendine sallanır; kimse ona "şimdi salla" demez.
"Nereden çıktın?" diye sordu Orion.
Procyon başını yana eğdi. "Hep buradaydım," dedi. "Sen bakmıyordun."
Orion biraz utandı. Doğruydu. O kadar çok Sirius'un parlak yıldızına bakmıştı ki, hemen yanı başında duran küçük köpeği hiç görmemişti. Parlak olan her zaman daha çok görünür; ama görünen, tek gerçek olan değildir. Işığın yanında duran gölge de bir şeydir; hatta bazen ışığın kendisinden daha sadıktır.
"Kusura bakma," dedi Orion.
"Önemli değil," dedi Procyon. "Ben küçük olmaya alışığım. Küçükler hep birinin arkasında durur. Ama arkasında durmak, orada olmadığın anlamına gelmez."
Procyon yanlarına geldi. Orion'un elini kokladı. Sonra cebine doğru uzandı, uzanır gibi yaptı.
"Orada bir şey var," dedi. "Cebinde."
"Fener," dedi Orion. "Ama sönük."
"Biliyorum," dedi Procyon. "Ama içinde bir şey var. Duyuyor musun?"
Orion durdu. Ayaklarını yere sağlam bastı. Kulak kabarttı. O ana kadar feneri hep gözüyle görmüştü; bir kere bile kulağıyla dinlememişti.
İncecik bir tıkırtı vardı. Fenerin içinden geliyordu. Duyulur duyulmaz bir ses, ama düzenli. Bir kalp atışı kadar düzenli.
Orion hayretle feneri çıkardı. Kulağına götürdü.
Tık. Tık. Tık.
"Bu ne?" dedi.
Procyon kuyruğunu salladı. "İçinde bir şey bekliyor," dedi. "Bir alev değil. Bir istek."
Orion feneri avucunda tuttu, uzun uzun baktı. O ana kadar onu boş bir cam sanmıştı; içi karanlık, işe yaramaz, kırık bir şey. Şimdi ise, içinde bir şey olduğunu biliyordu. Küçücük, sabırlı, tık tık diye vuran bir şey.
Yanmayı bekliyordu. Ama yanmayı bekleyen, yalnız değildir; bekleyen her şeyin içinde bir sabır vardır. Ve sabır, en sessiz güçtür.
"Sen bunu nasıl duydun?" dedi Orion.
Procyon omuz silkti. "Ben küçüğüm," dedi. "Küçük olanlar büyük sesleri değil, küçük sesleri duyar. Gök gürültüsünü herkes duyar. Ama bir fenerin içindeki kalp atışını, yalnızca kulak kabartan duyar."
Orion, Procyon'a uzun uzun baktı. O ana kadar onu "Sirius'un küçük yoldaşı" sanmıştı; birinin arkasına takılmış bir gölge. Şimdi anlıyordu ki, Procyon aslında kendi başına bir yıldızdı. Hem de parlak. Öyle parlak ki, göğün en parlak yıldızıyla aynı adı taşımasa da, insanlar onu unutamazdı. Unutulan, çoğu zaman en yakın olandı; çünkü yakın olan, göze görünmezmiş gibi olurdu.
"Belki de en zor iş, senin işin," dedi Orion. "Herkesin önünde duranı görmek kolay. Ama sen, arkasında durup o öndekini koruyorsun."
Procyon başını salladı. "Beni görmen bile yeter," dedi. "Bak, şimdi bir yıldız gibi hissettim."
Orion başını salladı. "Siz ikiniz," dedi, "birbirinizi tamamlıyorsunuz. Sen büyüksün, o küçük. Sen parlaksın, o dinliyor."
Sirius kuyruğunu salladı. Procyon da. Bir an, iki köpek aynı şeyi yaptı; sonra ikisi de şaşkın şaşkın birbirine baktı, sonra ikisi birden güldü.
O akşam yola üç kişi devam ettiler: sırtını dayayabileceği kadar büyük bir köpek, elini tutabileceği kadar küçük bir köpek, ve cebinde tık tık diye atan bir fener.
Uzakta, göğün daha hiç gitmedikleri bir köşesinde, korkudan titreyen bir şey vardı. Orion bunu henüz bilmiyordu. Ama Procyon, o yöne doğru bir kere kulak kabarttı. Hiçbir şey söylemedi.
Gün 4 — Tavşan
Dördüncü gün, bir çalının arkasından bir çift kulak fırladı.
Uzun. İki tane. Titriyordu.
Orion gülmemek için dudağını ısırdı. Ama gözlerinin içi güldü; çünkü o iki kulak, öyle bir anda, öyle bir çalıdan çıkmıştı ki, insan ne diyeceğini bilemezdi.
"Merhaba?" dedi.
Kulaklar hemen kayboldu. Bir "cık" sesi duyuldu, ardından bir hışırtı, sonra hiçbir şey. Çalı sanki hiç kimseyi saklamıyormuş gibi, en olmadık biçimde sessizleşti. Öyle sessizleşti ki, sessizliğin kendisi bir gürültü gibi geldi.
"Senin yüzünden kaçtı," dedi Sirius.
"Ben bir şey yapmadım!"
"Bağırdın."
"Bağırmadım. Merhaba dedim."
Procyon kıkır kıkır güldü. "Siz ikiniz," dedi, "kavga etmeseniz bile kavga ediyorsunuz. Bu da bir çeşit arkadaşlık olsa gerek."
Orion çalının önüne oturdu. Bir süre bekledi. Sonra cebinden feneri çıkardı, avucuna koydu ve yavaşça, çalının girişine, toprağın üstüne bıraktı.
"Bak," dedi yumuşak bir sesle, çalıya doğru, "bu fener. Belki merak edersin. Yemez, ısırmaz. Sadece durur."
Bir süre hiçbir şey olmadı. Sirius arkasında oturdu, hiç ses çıkarmadan. Procyon da. Üçü birlikte beklediler; beklemek de bir işti, hele birinin korkusuna yer açmak söz konusuysa. Kimse acele etmedi. Acele, korkan birine yapılabilecek en kötü şeydi.
Sonra çalının yaprakları aralandı. Bir burun göründü. Ufacık, pembe, titrek. Sonra bir göz. Sonra öteki göz. Sonra bütün tavşan.
Zayıftı. Her yanı titriyordu; sadece kulakları değil, burnu da, patileri de, bıyıkları da. Orion'a bir adım yaklaştı, bir adım geri gitti, sonra yine bir adım geldi. Bu böyle tam beş kez tekrarlandı. Beşinci kez geri gidecekken durdu.
Sonunda fenerin yanına kadar geldi. Kokladı. Burun deliklerini açıp kapadı. Sonra, kimse bir şey söylemeden, fenerin yanına oturdu.
"Ben Tavşan'ım," dedi. Sesi minicikti, bir yaprak düşerken çıkan sesten hallice. "Ama ben aslında hiç tavşan gibi değilim. Ben... ben korkarım. Her şeyden."
Orion başını salladı. "Herkes korkar."
Tavşan ona baktı. "Sen de mi?"
"Ben de."
"Ama sen kocaman bir Avcısın. Kemerinde üç yıldız var. Herkesin gözü sende."
"Kocaman olmam, korkmadığım anlamına gelmiyor," dedi Orion. "Bak, benim de yıldızım sönük. Ben de bu yüzden yola çıktım. Bazen en kocaman olan, en çok saklanandır. En yüksek sesle gülen, en çok korkandır."
Tavşan düşündü. Kafası minik minik çalıştı; kulakları yavaş yavaş dikleşti. Sonra, o şaşkın tavşan yüzünde bir şey parladı, göğün ortasında tek başına yanan bir yıldız gibi.
"Belki," dedi, "benim de benden korkmayan biri olur."
Orion elini uzattı. Tavşan bir an durdu. Bir adım geri gitti; alışkanlıktı bu, öylesine. Sonra minik patisini uzattı. İkisi tokalaştı; koca Avcı ile küçük Tavşan, gökyüzünün ortasında.
Tavşan'ın patisi buz gibiydi; korkudan. Orion onun elini bir an bırakmadı. Isındı mı, bilinmez. Ama Tavşan bir daha geri gitmedi.
O gece Tavşan, Orion'un omzunda uyudu. Arada bir seğiriyor, kulakları titriyordu. Belli ki rüyasında yine kaçıyordu. Orion, omzundaki ufak sıcaklığı hissetti ve hiç kıpırdamadı. Sırtı ağrısa da kıpırdamadı. Çünkü birinin sana güvenip uyuması, dünyadaki en ağır ve en hafif şeydi; ağırdı, taşırdı; hafifti, uçururdu.
O akşam yola dört kişi devam ettiler. Sirius önde, Procyon arkada, Orion ortada. Tavşan ise Orion'un omzuna tünemişti. Yola çıkan her sesle hâlâ sıçrıyordu; ama artık kaçmıyordu. Sıçrıyor ve kalıyordu. Bu da bir cesaretti; belki de en zor olanı.
Orion cebindeki feneri tuttu. İçinde tık, tık, tık diye bir şey atıyordu.
Gece ilerledi. Kafile, göğün daha önce hiç görmedikleri bir yerine doğru yürüdü. Uzakta, ta ufukta, bir yıldız sönüyordu. Orion bunu henüz bilmiyordu. Ama gökyüzünde bazı şeyler önceden bellidir: nerede bir boşluk varsa, oraya doğru mutlaka biri yola çıkar. Ve yolun hangi yöne gittiğini, çoğu zaman, yolda yürüyen bile bilmez.
Kendi ışığın, bugüne kadar hep oradaydı.
